BOSNA-HERSEK, TOPLUM, KÜLTÜR, TARİHÎ BAĞLAM VE SÛDÎ-İ BOSNEVÎ

XVI. yüzyıl Osmanlı Coğrafyası bir yandan Doğuda bir yandan Batıda gelişirken diğer yandan ilim, irfan ve kültürün altın çağını yaşadığı benzersiz bir tarihî kesite tanıklık etmiştir. Bu dönemin kalbinde ise Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul başta olmak üzere, Saraybosna, Bursa, Diyarbakır, Şam, Bağdat gibi büyük şehirler yer almaktadır. Doğu ile Batı’yı, farklı inanç ve kültürleri bir arada barındıran İstanbul; sultanların, âlimlerin, şairlerin ve mutasavvıfların buluşma noktası haline gelerek dönemin entelektüel merkezi konumunu kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin Batı sınırlarında yer alan Saraybosna İslam Düşüncesinin parlak isim ve eserlerini ortaya çıkartmıştır. Sûdî- Bosnevî ilk eğitimini Saraybosna’da almış ardından Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’a taşınmıştır.

 

SÛDÎ-İ BOSNEVÎ VE ESERLERİ HAKKINDA KISA BİLGİLER

 

SÛDÎ-İ BOSNEVÎ (ö. 1007/1599 [?])

Bosna-Hersek'te Karadağ sınırına yakın Çayniçe kasabasına bağlı Sudiçi köyünde doğdu. Adı Ahmed olup Sudi diye adlandırılması doğduğu köye nisbetledir.

İlk eğitimini muhtemelen Foça'da aldıktan sonra Saraybosna'ya gitti. Şerh-i Gülistan’ındaki kayıtlardan öğrenim hayatının bir kısmının burada geçtiği anlaşılmaktadır. Daha sonra İstanbul'a geçerek yüksek öğrenimini tamamladı. Öğreniminin ardından kısa bir süre Erzurum'a ve oradan Diyarbekir'e gitti.

Bu sırada yirmi beş yaşlarında olduğu tahmin edilen Sudi, Diyarbekir'de Mesûdiye Medresesi Dânişmendliği’ne atandı, Diyarbekir’de yaşadığı yıllarda Diyarbakır’ın Hüsrev Paşa Medresesi Başmüderrisi olan Molla Muslihuddîn-i Lârî'nin (v. 977/1569) derslerine katıldı. Ardından Dımaşk'a geçerek Halim-i Şirvanî’den Gülistân'ı okudu, Sabuhî-i Bedahşî ve Hüseyn-i Harizmî’nin derslerine devam etti. Şârihin eserlerinden Şam’dan sonra Bağdat’a gittiğini öğrenmekteyiz. Sûdî, Bağdat’ta iken Bostan, Gülistân ve Hâfız Divanı’ndaki bazı zor ve anlaşılması güç kısımları Acem ulema ve şeyhlerinden sorarak anlamaya çalışmıştır. Bağdat, Kufe ve Necef'te birkaç yıl kalıp tahsilini sürdürdü. Bu dönemde hac farizasını da ifa edip İstanbul'a döndü.

İstanbul'da Atmeydanı'ndaki İbrahim Paşa Sarayı’ında bulunan Gılman-ı Hassa'ya hoca tayin edildi. Ancak kısa bir süre sonra büyük ihtimalle Sokullu Mehmed Paşa'nın vefatının ardından emekli edilerek görevinden uzaklaştırıldı. Ardından inzivaya çekilip eserlerini yazmakla meşgul oldu. "Hazret-i Îsa ömrü boyunca duacı Sudi gibi hiç evlenmemiştir" şeklindeki sözüne göre kendisi de hiç evlenmemiştir.

Osmanlı devlet adamı ve şair olan Bosnalı Derviş Paşa (ö. 1012/1603)58 Muradname isimli eserinin mukaddimesinde “Sûdî, benim en saygı değer hocam üstaz-ı ekremim idi” diyerek ondan bahseder. Sûdî’nin bu görevde ne kadar bulunduğu kaynaklarda yer almamakla beraber, az bir emekli maaşı ile vazifesinden ayrıldığının kaydı vardır. Vazifesinden ayrılması Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümü ile aynı zamana denk gelmiştir. Bosnalılara verilen imtiyazın Sokullu’nun ölümü ile nihayete erdiği ihtimalini de bu bilgi dahilinde göz önünde bulundurulabilir. Sûdî inzivaya çekilerek tedris ve eserlerini yazmakla meşgul olmuştur.

Nev'îzade Atâî ve Safvet-beg Basagic'e göre 1000 (1591-92) yılında, Bursalı Mehmed Tahir ve Sacir Sikiric'e göre 1005'te (1596-97) vefat etti ve İstanbul’da defnedildi.

Mehmet Tâhir onun İstanbul’da Aksaray-Yusuf Paşa Câmii’ndeki mezârlığa gömüldüğünü söylese de mezâr taşı Cumhuriyyetin ilk yıllarında yolun genişletilmesi bahânesiyle ortadan kaldırılmıştır.

Aynı tarih Şerh-i Gülistân’ın başındaki mukaddimede de bulunmaktadır. Ancak Sa'dî-i Şîrazî’nin Bostan’ına yazdığı şerhi 2 Şewal 1006 (8 Mayıs 1598) tarihinde tamamladığına göre Sudi'nin en erken 1007 (1599) yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir (Hoca, s. 16) Sudi özellikle Fars dili ve edebiyatı konusunda dönemin başarılı alimlerinden biriydi. Bazı Arapça eserlerin tercüme ve şerhiyle meşgul olması Arapça'ya da vakıf olduğunu, Türkçe şerh ve tercümeleri yanında Gılman-ı Hassa'ya hoca tayin edilmesi de iyi Türkçe bildiğini göstermektedir.

16. yüzyılın en büyük şârihlerinden biri olan Sûdî-i Bosnevî, Fars edebiyatının dünyaca tanınmış en önemli eserlerine şerh yazmıştır. Sûdî’nin Hafız-ı Şîrâzî Dîvân’ına yazdığı şerh büyk ustalığından dolayı İranlılar tarafından Farsça’ya çevirilimiştir.

Sûdî, kendi asrının temayülü olan Arapça ve Farsça şerh geleneğinin dışına çıkarak tüm şerhlerini Türkçe kaleme almıştır. Bosnalı Sûdî, Sâdî-i Şîrâzî’nin dünya edebiyatlarını her yönden etkilemiş olan Gülistân adlı eserini 1595 yılında çok farklı çeviri stratejileri kullanarak Türkçeye şerh etmiştir. Sûdî, Gülistân Şerhi adlı eserini, medresede Farsça öğrenen öğrencilere kaynaklık etmesi amacıyla kaleme almıştır. Eserde geçen Farsça atasözü, deyim, kinaye gibi pek çok söz varlığına Arapça ve Türkçe eşanlamlarıyla anlam verirken bugün günümüzde artık unutulmuş deyim ve atasözlerinden de bizleri haberdar etmiştir.

SÛDÎ-İ BOSNEVÎ’NİN ESERLERİ

1.       Şerh-i Divan-ı Hafız (Eser ilk defa üç cilt (Bulak, 1250) daha sonra Sadreddin Konevi şerhinin kenarında iki cilt (İstanbul 1289) halinde neşredilmiştir. Bu eser, İbrahim Kaya tarafından hazırlanarak Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları’nca 2020 yılında üç cilt halinde yayımlanmıştır.

2.       Şerh-i Gülistân (H. Hoştinat, Z. Çâvûşî ve A. A. Kâzımî tarafından Şerh-i Sudi ber Gülistan adıyla Farsça'ya tercüme edilmiştir. (Tahran, 1349 hş).

3.       Şerh-i Bostan (Eser, Ekber Behrûz tarafından Şerḥ-i Sûdî ber Bostân-ı Saʿdî adıyla Farsça’ya çevrilmiştir (I-II, Tebriz 1352 hş.).

4.       Şerh-i Lugat-ı Şâhidî. İbrâhim Şâhidî’nin manzum Farsça lugatçesinin şerhi olan ve kaynaklarda zikredilmeyen eserin bir nüshasını Nazif M. Hoca tesbit etmiştir (Süleymaniye Ktp., Süleymaniye, nr. 866).

5.       Risâle-i Sûdî Efendi. Hâfız-ı Şîrâzî’nin ilk gazelinin ikinci beytiyle Sa‘dî-i Şîrâzî’nin Gülistân’ındaki bir beyte yazdığı şerhi ihtiva eden iki ayrı risâlesi Nazif M. Hoca tarafından neşredilmiştir (bk. bibl.).

6.       Şerh-i Kâfiye. İbnü’l-Hâcib’in nahve dair eserinin Türkçe tercüme ve şerhidir (yazma nüshaları için bk. Hoca, s. 32-33; Muʿcemü’l-maḫṭûṭât, I, 585). Eser el-Kâfiye’nin Arapça metni ve şerhi, Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin Farsça tercümesi ve şerhiyle birlikte Şurûhu’l-Kâfiye se Zebân Arabî, Fârisî, Türkî adıyla Osman Hilmi Karahisarlı tarafından neşredilmiştir (İstanbul 1312).

7.       Şerh-i Şâfiye. Yine İbnü’l-Hâcib’in sarf ilmine dair eserinin Türkçe tercüme ve şerhidir (yazma nüshaları için bk. a.g.e., a.y.).

8.       Tercüme-i Takrîrât alâ Hutbeti Ferîdü’d-dîn (İbnü’l-Hâcib’e ait eserin Türkçe tercümesidir.

9.       Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi Hidâyeti’l-ḥikme (Kādî Mîr Meybüdî tarafından Esîrüddin el-Ebherî’nin Hidâyetü’l-ḥikme adlı eserine yazılan şerhin hâşiyesidir);

10.    ed-Dav’ Tercümesi (Tâceddin el-İsferâyînî’nin Arap nahvine dair eserinin Türkçe tercümesidir);

11.    Şerh-i Mesnevî.

12.   Risâle-i Müşkilât-ı ve Istılâhât-ı Mesnevî.

13.    Ḥüsn ü Dil Tercümesi.

 

BOSNA-HERSEK DEVLETİ İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN İLİŞKİLERİNİN KISA ÖZETİ

Türkiye-Bosna-Hersek ilişkileri sosyal ve kültürel alanlarda oldukça güçlüdür. Bosna-Hersek ile ülkemiz arasındaki üst düzey ziyaretler, ilişkilerdeki dinamizmi korumaktadır. Tarih boyunca Bosna'dan Türkiye'ye yapılan göçler ve Türkiye'de yaşayan milyonlarca Boşnak kökenli vatandaş, iki ülke arasındaki akrabalık bağlarını pekiştirmiştir ve ilişkilerimizin daha güçlü olmasını beraberinde getirmektedir.

Bosna-Hersek’te 200’ü aşkın Türk şirketi faaliyet göstermekte olup, bu ülkedeki Türk yatırımlarının toplam tutarı yaklaşık 2 milyar Avro’dur. Sözkonusu yatırımlar, Bosna-Hersek’te 3 binden fazla kişiye istihdam sağlamaktadır.

Bir kısmı ülkemiz sınırları içerisinde olan Balkanlar Türkiye için çok önemli bir coğrafyadır. Geçmişten bu yana Balkanlarda yaşanan her sorun Türkiye'yi yakından ilgilendirmiş, Türkiye'nin Balkan ülkelerine karşı tutunduğu siyasal, kültürel, ekonomik ve sosyal tavrın seyrini belirlemiştir.

Bosna - Hersek, Osmanlı Döneminden Türkiye Cumhuriyetine uzun yıllar boyunca milletimiz için önemli bir coğrafya olmuştur. Son zamanlarda “Gönül Coğrafyamız” tâbîriyle kast edilen coğrafyaların başında gelmektedir.

Dinî, ictimâî ve tarihi açıdan Türkiye ile ortak kökleri bulunan Bosna Hersek kuruluşundan beri ülkemiz ile olan ilişkilerini hep güçlü tutmaya çalışmıştır. 90’lı yıllarda savaşın mağduru pozisyonunda olan Bosna, Türkiye tarafından her koşulda desteklenmiş, Türkiye’nin bu desteği İslam ülkeleri ve Batılı ülkeler tarafından da kabul ve destek görmüştür.  Başından beri batı ülkelerinin kayıtsız kaldığı Bosna Savaşı’nda en büyük zarar gören ve kıyıma uğrayan kesim Müslüman Boşnaklar olmuştur. Bu da Batının Müslümanlara karşı niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa’da bir Müslüman çoğunluğun olmasından rahatsız olan batı, Bosna Hersek’in içeride birlik olmasını hiçbir zaman istememiş, ülke içerisinde bölük-pörçük bir yönetim tarzının taraftarı olmuştur. İslam Ülkelerinin Bosna Hersek’e yardım etmesi batılı ülkeler tarafından iyi karşılanmamışsa da Müslüman milletler kendi aralarında birlik oluşturarak Bosna için askeri yardım ve insani yardımlarda bulunmuştur.

18.09.2026